İnsan yaşadığı hayatı zamanla tek mümkün hayat olarak görmeye başlar. İçinde bulunduğu koşullar, verdiği kararlar ve benimsediği değerler değişmez bir düzen gibi görünür. “Başka türlü yaşayamazdım” cümlesi, geçmişi açıklamanın ötesine geçerek bugünü de belirleyen bir hükme dönüşür.
Felsefe bu hükmü doğrudan kabul etmez. Önce şu soruyu sorar: Bir şey gerçekten zorunlu olduğu için mi değişmiyor, yoksa değişmez olduğuna inandığımız için mi onu sürdürmeye devam ediyoruz?
Leibniz’in mümkün dünyalar düşüncesi, gerçekleşmiş olan ile mümkün olanı birbirinden ayırır. Bir olayın gerçekleşmiş olması, onun tek mümkün sonuç olduğunu göstermez. Gerçekleşen hayat, imkânlar arasından fiilen ortaya çıkmış olan hayattır. Yaşanan ile yaşanabilecek olan aynı kavram değildir.
Fakat her düşünülebilen hayat gerçekleştirilebilir değildir. Spinoza, insanın doğanın zorunlu düzeni içinde yaşadığını söyler. Bedenimiz, içinde bulunduğumuz koşullar, geçmişte gerçekleşmiş olaylar ve başka insanların eylemleri gerçek sınırlar oluşturur. Özgürlük bu sınırları yok saymak değildir. Özgürlük, bizi belirleyen nedenleri anlamakla başlar.
Bu nedenle “Her şeyi değiştirebilirim” düşüncesi kadar “Hiçbir şeyi değiştiremem” düşüncesi de yanlıştır. Birincisi koşulları görmez; ikincisi imkânları kapatır. Felsefi düşünme, zorunlu olanla yalnızca alışılmış olanı birbirinden ayırır.
Sartre ise insanın kendisini seçimleriyle kurduğunu savunur. Seçmemek de mevcut düzene verilmiş bir onaydır. İnsan karar vermeyi ertelediğinde kararın dışında kalmaz; ertelemenin ortaya çıkardığı hayatı seçmiş olur. Böylece yaşadığı hayat, yalnızca başına gelenlerden değil, sürdürdüğü ve reddettiği seçeneklerden de oluşur.
Tek mümkün hayat düşüncesi çoğu zaman üç kabul üzerine kurulur: Geçmişte verilen kararların geleceği bütünüyle belirlediği, mevcut koşulların değişmez olduğu ve başka bir yolun artık bulunmadığı kabulü. Bu kabuller sorgulanmadığında hayat, düşünsel olarak kapanır.
Başka bir hayat düşünmek, mevcut hayatı değersizleştirmek değildir. Yaşanan hayatın hangi zorunluluklar, hangi tercihler ve hangi devralınmış kabuller üzerine kurulduğunu görmektir. Bu ayrım yapılmadan verilen yeni kararlar da eski düzeni başka biçimlerde tekrar eder.
Asıl soru “İstediğim her hayatı yaşayabilir miyim?” değildir. Asıl soru şudur: “Yaşadığım hayatın hangi bölümleri gerçek zorunluluklardan, hangi bölümleri kendi kararlarımdan ve hangi bölümleri sorgulamadan kabul ettiğim ölçütlerden oluşuyor?”
Felsefe tek bir doğru hayat tarifi vermez. İnsanın önündeki yolları, bu yolların koşullarını ve her seçimin taşıdığı sorumluluğu görünür kılar. Böylece yaşanan hayat bir kader gibi değil, gerekçeleri incelenebilen bir yapı olarak ele alınır.
Zorunluluk sandığınız kabullerle gerçek sınırları birbirinden ayırmak için “Tek Mümkün Hayat Bu mu?” çevrim içi grup buluşmasını inceleyebilirsiniz.